Dienstag, 17. Januar 2012

Zarakolu'ndan TBMM'ye 1915 için özür çağrısı

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞI’NA
Tehcir, tedip ve tenkil 19. ve 20. Yüzyılın temel kolonyalist politikası olmuştur ve dünyanın bütün parçalarında etkisini göstermiştir.
Kolonyalizmin son evresi olan emperyalizm çağında ise, bu politikalar en had safha olan jenosit düzeyine varmıştır.
Yahudi düşmanlığı olan anti-semitizm ne yazık ki Avrupa kıtasından kök almıştır. Ve bunun reaksiyonu olan Siyonizm de bu coğrafyada yeşermiştir. Bugün Avrupa kıtasında ırkçılık ve yabancı düşmanlığının yeniden artması endişe vermektedir. Ne yazık ki bu eğilimler kendi ülkemizde de yükselmektedir.

Avrupa milliyetçiliği, ulusal üniter devlet modeli 20. yüzyılda bir model olarak dünyanın birçok yöresinde rağbet görürken, Avrupa’da 20. yüzyılın ilk yarısında kendi ülkelerinde de uygulanmış; asimilasyon ve dönemsel sürgün ve kıyım politikalarını kendi içlerinde uygularken, bir yandan da kendi aralarında da paylaşım kavgalarına girişmiş ve birbirini izleyen iki dünya savaşı ile dünyayı topyekun yok olma tehlikesi ile yüzyüze bırakmıştır.
Geleneksel çok uluslu imparatorlukların tenkil, tedip ve tehcir politikaları 20. Yüzyılda da [Bosna ve Ruanda gibi] soykırımlara tanık olunmasına neden olmuştur.
20. yüzyıl Alman emperyalizminin Namibia halkına yönelik jenosidi ile başlamıştır. Öte yandan Rus Çarlığının Yahudi halkına yönelik pogromları bu yüzyılda da devam etmiştir. Rus Çarlığı, Osmanlı Devleti ile de anlaşarak Çerkes halkına yönelik bir jenoside dönüşen etnik arındırma ve zorla yerinden etme uygulaması uygulamıştır.
Osmanlı Devletinin Balkan uluslarının başkaldırılarına verdiği yanıt da, Sakız adası ve Bulgar ayaklanması örneğinde olduğu gibi kitlesel kıyımlar olmuştur.
İrili ufaklı Balkan ulus devletlerinin politikası ise, Balkanlardan Müslüman nüfusun şiddet zoruyla göçe zorlanarak etnik ve dinsel arındırılma uygulaması olmuştur. Bunun bedeli ise farklı inanç ve milliyetten Anadolu halklarına ödetilmiştir.
Avrupa kıtası Yahudiler dışında Protestanlara yönelik kıyımlara da tanık olmuştur. 15. yüzyıl Fransa’sında Saint-Barthelameos kıyımı gibi. 16. yüzyıl ise Anadolu coğrafyası Alevi nüfusun kitlesel kıyımına tanık olmuştur.
Rusya Çarlığının Yahudi halkına yönelik pogromları, Abdülhamit döneminin Hamidiye alaylarının, Kazak alaylarının birer kopyası olarak doğmasına ilham vermiş ve Ermeni nüfusa yönelik olarak 1895-1896 yıllarında uygulanmıştır.
Ne yazık ki, Avrupa dışı ulus devletlerin oluşumu da, farklı düzeylerle olsa bile, bu üç unsura dayanmıştır.
Emperyalist temelli 1. dünya savaşı, Anadolu coğrafyasının otantik, yerli halklarının [Rumlar, Ermeniler ve Süryaniler]kendi coğrafyalarından arındırılmasına olanak sağlamıştır. Bu politika 1938 Dersim jenosidi ile devam etmiştir.
1915 jenosidinin 100. yıldönümü yaklaşırken, inkar politikaları hala devam etmekte ve bu “gerekirse yine yaparız” anlayışını yansıtmaktadır.
2. dünya savaşının faşizmin yenilgisi ilk defa insanlığa ‘jenosit’ gerçeği ile yüzleşme olanağını sağlamış ve bunun uluslararası hukukta, zeminini ne kadar yetersiz de olsa sağlamıştır.
Ancak Nazi diktası ile işbirliği yapan Fransa’daki Vichy rejiminin anlayışı ne yazık ki, sömürgeciliğin Cezayir ve Vietnam’da yaptığı kitlesel kıyımlarla devam edebilmiştir.
Ve yine masa başında çizilen haritalar ile milyonlarca insan yerinden yurdundan edilebilmiştir. Avrupa yanında, Filistin, Hindistan ve Kıbrıs coğrafyasında insanlık trajedileri yaşanmıştır.
Öte yandan 1940’larda Rus Çarlığının zorla yerinden etme, tehcir politikalarına geri dönülmüş, Kırım, Tatar, Kafkas ve Kürt halkları kurbanlaştırılıp yerinden yurdundan edilebilmiştir.
Dersim jenosidine ilişkin olarak başlayan özür tartışmaları, bugün ülkemizin kendi tarihi ile yüzleşmesi bakımından önemli bir olanak sağlamaktadır.
Ancak Türkiye, kendi tarihi ile yüzleşirken seçici olmamalı, tekil örneklere ilişkin kısmi tartışma ve özürlerle bu sayfanın kapandığını sanmamalıdır.
Peşpeşe gelen biçimsel ve sınırlı özürler yapılsa bile, bunun etik olarak hiçbir anlamı kalmayacak ve kutsal bir kavram olması gereken “özür” de ahlaki içeriğini yitirecektir.
Evet, Türkiye kendi tarihi ile yüzleşmek zorunda. Bu, sadece kurbanlar karşısında etik bir zorunluluk değil, aynı zamanda toplumumuzun arınması ve sağlığını kazanması için de bir zorunluluk ve olmazsa olmaz bir şarttır.
Bu topluma çok yalan söylendi. Bu toplum çok kere “suç”a itildi.
Suçlular “kahraman”, kurbanlar ise “suçlu” ilan edilebildi.
“Güçlü” ve “ adil” bir toplum olmanın yolu arınmaktan geçer. Bu arınma aynı zamanda, toplumun oluşturduğu kurumların da arınmasını sağlar. Ve etik bir temel edinmesini…
Türkiye’de modern “tasfiye” mekanizmalarının kurulmasının, bir çeşit “toplum mühendisliği”nin, Alman militarizminin de katkıları ile başlama tarihi 1915 jenositidir.
Ön örnekleri olmakla birlikte, bu tarih bir milattır ve bundan sonraki benzer uygulamalar da, 1915’tebaşlayan yada başlatılan sürecin bir devamından ibarettir.
Bu nedenle 1915’i temel alan köklü bir “özür”; bir çok önemli kavramda olduğu gibi, bu kavramın da anlamını yitirmesini önleyecek, ve bir çeşit özür enflasyonunun da önünü kesecektir.
Son derece basit: “Osmanlı Devletinin en önemli tarihsel mirasçısı olan Türkiye Cumhuriyeti, 1915 jenosit’inden ve bunu izleyen yığınsal kayıplara neden olan “tehcir, tedip, tenkil” ve asimilasyon politikalarından dolayı özür diler” denilmelidir.
Bunun etik olarak yapılması gereken yer, diğer ülkelerin parlamentoları değil, Türkiye Cumhuriyetinin parlamentosu olmalıdır. Bu bizi küçültmeyecek, tam tersine onurlu ve güçlü kılacaktır.
Anadolu’nun diyaspora diye aşağılanan kendi evlatlarını bağrına basmasına olanak sağlayacaktır. İşte o zaman, Martin Luther King’in dediği gibi, “hepimiz kazanacağız ve elele yürüyebileceğiz.”
“Bir daha asla” demek, Türkiye’ye uluslararası camiada hak ettiği gerçek saygınlığı kazandıracağı gibi; her inanç, soy, cinsiyet ve siyasete mensup olan T.C. yurttaşlarının geleceğinin de teminatı olacaktır.
Gerçekle yüzleşmek “hepimizi özgür kılacaktır.”
1915 jenositinin 100. yılına yaklaştığımız şu sıralarda, Türkiye Cumhuriyeti, insanlığa karşı işlenmiş bu ağır “suçtan” dolayı ve bunun, farklı düzeylerde devamı olan tasfiyeci (eksterminist) uygulamalardan dolayı hem kurbanlardan hem de bir bütün olarak kendi yurttaşlarından özür dilemelidir. Nazım Hikmet’in deyimi ile, “alnımıza sürülen bu kara lekelerden” dolayı…
1915’in 100. yılı yaklaşırken, bu ağır, ama o kadar da soylu görev ve sorumluluğu Türkiye Büyük Millet Meclisi, tüm yurttaşlar adına üstlenmelidir.
Ragıp ZARAKOLU
Yazar ve İnsan Hakları Savunucusu

Keine Kommentare:

Kommentar veröffentlichen